Posted by: sinantunc on: Temmuz 4, 2009
Avrupa’daki gazeteci sendikalarının oluşturduğu üst örgüt olan Avrupa Gazeteciler Federasyonu’nun (European Federation of Journalists – EFJ) son bildirgesi, medyanın içinde bulunduğu ortam açısından oldukça düşündürücü belirlemeler içeriyor.
İnsanlara kendi içeriklerini oluşturma ve paylaşma olanağı sağlayan teknolojinin, aynı insanların içinde yaşadıkları topluma hitap eden medyayı ise zayıflattığı vurgulanan bildirgede, “İnternet günlükleri ve sosyal paylaşım ağları, dünyanın yeni alanlarını gün ışığına çıkarırken, diğer alanlarda geleneksel medyanın, özellikle de gazetelerin ışığı solmakta” denildi. Bildirgenin devamında şu görüşlere yer verildi:
Medya piyasaları çöküyor. Reklamların internete kaçışı, gazeteler ve geleneksel televizyon için daha az zaman ayıran yeni bir kuşak, nitelikli gazeteciliğin zararına personel sayısını azaltan ve yazı işleri maliyetlerini düşüren bu endüstride paniğe yol açıyor ve demokratik çoğulculuğu zayıflatıyor.
Sektörden umutsuzca daha fazla kar çıkarma peşinde olan işverenlerin neden olduğu Avrupa’da, gazetecilik ve medyadaki gerileme, son ekonomik darboğazdan ötürü son aylarda çarpıcı bir biçimde hızlandı. Bununla birlikte, Avrupa’da medyanın içinde bulunduğu kriz, yıllardır oluşum halindeydi, bu kriz son ekonomik durgunluktan önce başlamıştı.
Kriz, medyanın Avrupa’daki siyasal, toplumsal ve demokratik yaşamı izlemesi üzerinde çarpıcı bir etkiye sahip. Özel sektör medyasıyla, başta radyo televizyon olmak üzere devletin fonladığı ve Avrupa halkına geleneksel olarak çoğulcu ve çeşitlilik içeren haberler sunan haber mecraları arasında artık, önceden var olan tatmin edici dengeden söz edilemez.
Artık medyada çoğulculuğun teminat altında tutulabileceğinin garantisi yoktur. Özel sektör artık Avrupa’da demokrasi standartlarının korunması ve yükseltilmesinde merkezi öneme sahip olan enformasyon hizmetinin sağlanmasını garanti edemez.
Aynı zamanda, kamusal radyo-televizyon alanı da kendine ait bir krizi yaşamakta ve hala büyük siyasi baskıların hedefi olmaktadır. Avrupa medyasının merkezinde, hem devlet destekli, hem de özel medya benzer biçimde olağan dışı bir baskı altındadır.
Bu, kısa dönemli bir kriz değil. ABD’de geleneksel medyanın çöküşünün boyutu, hem medya çalışanları hem de kamusal kuruluşlarda büyük bir şoka yol açmıştır. Avrupa’nın da, piyasanın yeniden yapılanmasının sonuçlarıyla kısa sürede yüz yüze geleceğinde hiç kuşku yoktur.
Değişim oldukça amansızdır ve daha açık, daha ilgili ve daha iyi enforme edilmiş toplulukların yaratılması için imkanlar sunmaktadır, ancak bu toplulukların ortaya çıkması yalnızca gazeteciliğin mesleki, kamusal amaçları (kamusal tartışmaları başlatma, bu tartışmalar hakkında eğitici ve bilgilendirici olma, toplumda iktidar sahibi olanlardan hesap sorma) korunduğu sürece mümkün olabilecektir. Gazetecilik, araştırma ve yolsuzlukları kontrol etme mekanizmaları sunmakta ve toplumları açık toplum olarak tutmaktadır.
Bu tehditkâr koşullara karşılık, Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ), gazeteciliğin geleceği konusunun, medyanın Avrupa kıtası boyunca istikrar, sosyal adalet ve eşitliğe dayanan bir demokrasi inşa edilmesinde oynadığı kilit role ilişkin ulusal ve uluslararası düzeydeki tartışmanın merkezine oturtulması gerektiğine inanmaktadır.
Gazeteciler ve sendikaları, çalışma koşulları, mesleki standartların ve demokratik medyanın can daman olan sendikal haklarını savunmaya kararlıdır. Gazeteciliğin ve Avrupa medyasının yaratıcı kalbi olan medya profesyonelliğinin korunması, beslenmesi ve gelişmeye teşvik edilmesi gerektiğine inanıyoruz.
EFJ bu düşünceyle; Etik Gazetecilik Girişimi çerçevesinde ve aşağıdaki ilkeler doğrultusunda, medyada kamu yaran değerleri ve etik gazeteciliğe bağlılığın yeniden canlandırılmasına yönelik olarak kıta çapında bir kampanya çağrısında bulunmaktadır:
1. EFJ, gelişmenin önündeki engel olarak kabul ettiği, her tür sansür ve otosansür uygulamasına karşı tutumuna sıkı sıkıya bağlı kalmayı sürdürmektedir. Hükümetlerin, gazetecilerin özgür çalışmalarına imkan sağlayacak yasal, düzenleyici koşulları oluşturmakta başarısız kalmaları halinde, demokrasi işlevini yerine getiremez.
2. Gazetecilik inanılır ve güvenilir olmalıdır. Bu da, gazetecilerin işlerine, onların yaptıkları çalışmalara yatırım yapılmasını, toplumsal koşullarındaki, iş koşullarındaki belirsizliklerin giderilmesini gerektirir. Kadrolu veya serbest tüm gazetecilerin, fikri haklarının ve profesyonel statülerinin koruyucu düzenlemelerle desteklendiği uygun çalışma koşullarına sahip olması, nitelikli gazeteciliğin de güvencesidir.
3. Özellikle daha açık, çoğulcu ve temsili hükümet yönünde çaba gösteren toplumlarda olmak üzere, gazetecilerin mesleki eğitimine ve yetişmesine daha fazla önem verilmelidir.
4. Medya dallarının birbirine giderek daha fazla benzemesi, yakınlaşması, yeni yönetim modelleri gerektirmektedir; basın konseyi ve radyo televizyon yayımcılığı konseyleri, farkı biçimlerdeki iç düzenleme, ortak düzenleme ve bağlayıcı yasalar. internet gerçeklikleri, var olan yapıları giderek daha demode hale getirmektedir.
5. Enformasyon dünyasındaki değişim, eski ve test edilmiş değerleri esas alan yenilikler ve yeni vizyonlar gerektirmektedir. EFJ, gazeteciler ve onların sendikalarının, tehditlerin üstesinden tek başlarına gelemeyeceğini kabul etmektedir. Medyanın rolünü güçlendirmeye ilişkin yeni diyalog ve tartışmaların başlatılması için, medya sahipleri, açık toplum gruplan, ulusal ve Avrupa düzeyinde siyasetçiler de dahil bütün ilgilileri kapsayan yeni ittifaklar oluşturmalıyız.
Avrupa’da basının geleceği üzerinde ulusal düzeylerde ve Avrupa düzeyinde kamuoyu tartışmaları başlatılması için, Avrupa Birliği’nde 2009 yılındaki yönetim değişikliğini bir fırsat olarak kullanmalıyız.
Bu tartışma sadece telefon, radyo-televizyon yayını, yazılı ve dijital medyanın teknolojik olarak birbirlerine yakınlaşmasından kaynaklanan iletişim politikaları ve teknolojik sorunlara odaklanmamalı. Bunlar önemlidir, ancak kritik ve tarihi önemdeki mesele, Avrupa’nın demokratik hayatında çoğulculuk ve halk katılımı mekanizmasının temel taşı olarak gazeteciliğin rolünün güçlendirilmesidir.
Bu nedenle EFJ, Varna’da yapılan 2009 Yıllık Toplantısında, Avrupalı gazetecilerin, aşağıdaki eylemler aracılığıyla, gazetecileri, değişimin öncülüğüne yerleştireceğini ilan etti:
• Medya sektöründeki gelişmelerin eksiksiz incelenmesine olanak sağlamak için, Avrupa düzeyindeki siyasetin değişmesi yönünde güçlü bir kampanya yürütmek ve yeni girişimleri teşvik etmek; bu yeni girişimlerin, bütün tarafların katılımıyla bir Avrupa medya zirvesinin yapılmasını, medyadaki krizin doğurduğu belirsizlik ortamında AB ülkelerinin yol bulmalarına yardımcı olmak üzere, basın sendikalarının da katılımıyla, AB bünyesinde bir “medya görev gücü (task force)” oluşturulmasını da kapsaması;
• Siyasal karar vericiler ve hükümetlerle diyalog alt yapısının iyileştirilmesi olanaklarını medya sahipleri ve diğer taraflarla birlikte araştırmak;
• Medyaya acil destek kapsamında ulusal düzeyde ve Avrupa düzeyinde yapılacak önerileri desteklerken; geleneksel veya yenilikçi biçimlerde yapılabilecek bu yardımların, aşağıdaki şartlar altında gerçekleşmesinde ısrarcı olmak:
-Editoryal bagımsızlığın ve basın özgürlüğünün temel etik ilkelerine saygı ve bu değerleri medya kurumlan ile gazeteciliğin değişen çehresinde de savunmak;
-Gazeteciler ve diğer medya emekçilerinin iş standartları ve uygun çalışma koşullarını da kapsayan sosyal haklara saygı;
-Nitelikli gazeteciliğe yatırım yapılması, çeşitliliğin teşvik edilmesi ve çoğulcu medyatik sistemler bünyesinde kamunun yararına olan değerlerin vurgulanması;
• Avrupa’da basın endüstrisindeki değişimi izlemeyi sürdürmek ve gelişmeleri haberleştirmek;
• Pervasız maliyet azaltma stratejilerine karşı direnişlerinde gazetecilere destek olmak, Avrupa çapında EFJ’ye bağlı güçlü sendikaların gelişimini ve toplumdaki tüm gruplara, özellikle de gençlik kesimine erişebilme yeteneklerini teşvik etmek;
• Gazeteciliğin savunulmasına ilişkin yeni girişimlerin belirlenmesi ve Avrupa’da medyanın geliştirilmesi amaçlı yeni girişimlerin olgunlaştırılması amacıyla, 2009 Yılında, medya krizi üzerine Avrupa çapında bir konferans düzenlemek.
EFJ, geleceğin büyük fırsatlar sunmasının yanı sıra çok önemli tehditler de getireceğine inanmaktadır. Mesleği ve gazetecilerin istihdamını savunma çalışmalarında, üyemiz olan sendikaların yanındayız; bütün bireylerine değerler ve diyalog sunan bir toplumun öneminin ve basın özgürlüğünün ön plana çıkarıldığı, geleceğe dair yeni tartışmalar ve diyalogları teşvik etmeyi sürdüreceğiz.
Posted by: sinantunc on: Temmuz 4, 2009
Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın 12 Eylül ihtilalinde grev eylemlerinin durdurulmasının ardından Bursa’daki ilk basın grevi 3 Temmuz 2009 Cuma günü başladı. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), ATV ile Sabah gazete ve dergi gruplarının bağlı olduğu Turkuvaz işletmesine ait Bursa’daki iş yerinde grev uygulaması başlattı.
TGS temsilcileri, Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı ve Türk-İş 8. Bölge Temsilcisi Mehmet Kanca ile Türk-İş’e bağlı sendikaların şube başkanları tarafından Turkuvaz Haber Ajansı’nın Kırcaali Mahallesi Kahramanoğlu 1 Plaza’nın ikinci katındaki bürosuna grev pankartının asılmasının ardından bina önünde basın açıklaması yapıldı.
Basın açıklamasında ilk sözü alan TGS Ankara Şubesi Mali Sekreteri Cem Kor, TGS Yönetim Kurulu’nun 6 iş yerinde grev başlatılması nedeniyle hazırlanan metni okudu. Konuşmasının ardından greve destek veren BGC Başkanı Nuri Kolaylı’ya teşekkür eden Cem Kor, “BGC’yi ve başkanını, sivil toplum kuruluşu olarak yanımızda görmekten memnunluk duyuyoruz” dedi.
BGC Başkanı Nuri Kolaylı da, basın sektöründe sendikal örgütlülüğün önemine işaret ederek, Turkuvaz iş yerlerinde 13 Şubatta başlayan grev uygulamasının bir an önce çalışanların lehine sonuçlanması dileğinde bulundu.
Greve katılan 10 gazetecinin işten çıkarılmasının ”patron ayıbı” olduğunu anlatan Kolaylı, Turkuvaz’daki örgütlenme sürecinin bir benzerinin de Bursa’da Olay Medya’da yaşandığını hatırlattı. Olay Medya çalışanlarının örgütlülük mücadelelerinin sonuç verdiğine, Olay Gazetesi’nde yetkiyi alan TGS’nin toplu iş sözleşmesi için yakın zamanda işverenle masaya oturacağına işaret eden Kolaylı, bu iş yerindeki sürecin anlaşmayla sonuçlanmasını temenni ettiklerini dile getirdi.
Türk-İş 8. Bölge Temsilcisi Mehmet Kanca da, TGS’nin yaklaşık 4,5 ay önce İstanbul’da başlattığı grevin ilk tabelasını asanlardan biri olduğunu, Bursa’da da grev pankartını asan teşkilatla yine beraber olmanın gururunu yaşadığını belirtti.
Turkuvaz işvereninin çalışanlarına karşı sergilediği tutumu ”insanlık dışı” olarak nitelendiren Kanca, işverenin, örgütlenme hakkının yasalarla belirlenmiş olmasına rağmen bu hakkı kullanan sendika üyelerini istifaya zorlayarak, toplu iş sözleşmesi sürecindeki müzakerelerde 22 madde görüşüldükten sonra masadan çekildiğini, arkasına bir gücü alarak bu toplu iş sözleşmesinin akıbetini sonuçsuz bıraktığını savundu.
Kanca, TGS yönetiminin bu nedenle yasanın kendilerine verdiği yetkileri kullanarak, Turkuvaz’a ait İstanbul, Ankara’da toplam 3 iş yerinde Şubat ayında greve çıktığını, bugün de 6 ilde bulunan iş yerlerinde grev uygulamasının başlatıldığını belirterek, şunları söyledi:
”Bu grev, ne ilk grevdir ne de son grev olacaktır. Kamudaki yaşanan olumsuzluklar önümüzdeki günlerde diğer toplu iş sözleşmelerine de sirayet edeceği için TGS’nin grevinin, bizim için sendikal açıdan diğer grevlerle hiçbir farklılığı yoktur. bu grev, TGS’nin grevi değil Bursa’daki Türk-İş’e bağlı sendikaların grevidir, bu grev Türk-İş’in grevidir. Bu grev, sonucu çalışanların lehine oluncaya kadar Türk-İş’e bağlı sendikalarımızdan yerelde ve genelde destek görecektir.
TGS’nin en son grevinin 12 Eylül 1980 sürecinde durdurulduğunu, 29 yıl aradan sonra yapılan ilk grev olan ”Turkuvaz grevi”nin Bursa’da da basın sektöründe uygulanan ilk grev olduğunu kaydeden Kanca, şöyle devam etti:
”Bursa ilk toplu iş sözleşmesi de inanıyorum, güveniyorum, her ne kadar TMSF yönetiminde de de olsa Olay gazetesindeki cengâverlerin başlattığı sendikal örgütlenme hareketinin sonucu olarak neticelenecektir. Bu sürecin tüm basın çalışanlarına hayırlı olmasını diliyorum. TGS ve BGC saflarında henüz yer almayan basın mensuplarının da üyeliklerini mutlaka yapmaları gerektiğini söylüyorum.”
Posted by: sinantunc on: Temmuz 2, 2009
İpana - 1963 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Her şey bir “elma”yla başladı… Havva’nın Adem’e uzattığı elmayla… Elmanın çekiciliği karşısında ikna olan Adem, yasakları çiğnemek pahasına da olsa elmayı yedi.
Dünyanın en çok bilinen bu öyküsü günümüz reklamcıları tarafından reklamın mitosu olarak kabul edilirken elma da reklamın simgesi oldu.
Mitosun dışında reklamın bir de gerçek öyküsü var. Bu öykü, insanın üretmeyi öğrenmesiyle başladı.
Mağara ve kovuklarda barınan en eski atalarımız, gereksinimlerini doğal yollarla doğadan karşıladılar. Onların yaşamlarını sürdürebilmeleri için, avlanmaları ya da çeşitli bitkileri, kökleri ve meyveleri toplamaları yeterliydi. Yaklaşık bir milyon yıl süren bu çağın sonunda bir devrim gerçekleşti ve atalarımız yerleşik yaşama geçtiler. Gereksinimlerini doğada aramak yerine kendileri üretmeye başladılar. Koyun ve keçinin yanı sıra arpa, buğday, mercimek gibi bitkileri de evcilleştirdiler. Pişmiş topraktan çanak çömlek yapmayı öğrendiler.
Sonraki çağlarda üretimin ivmesi daha da artarken üretim biçimleri ve ürün çeşitleri de arttı. Günümüzden altı bin yıl önce tarımsal üretimin yanı sıra madencilik, dokumacılık ve çömlekçilikte de büyük gelişmeler gösteren atalarımız, komşu bölgelerle değiş tokuş yöntemiyle ticaret yapmaya başladılar. Ürünlerini günümüzün pazarcılarına benzer yöntemlerle sergileyen, tanıtımlarını ise yine onlar gibi sese ve söze dayalı çığırtkanlıkla yapan atalarımız farkında olmadan reklamın da öncüleri oldular. Onların kullandığı bu yöntem günümüzde de geçerliliğini koruyor. Üstelik de dünyanın her köşesinde.
Piyale - 1964 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Reklamla ilgili ilk maddi buluntular Mısır, Babil, Roma ve Yunan uygarlıklarında karşımıza çıkar. Mısır’da, kaçan bir esiri bulup getirene ödül verileceğini duyuran bir papirüs ile esirlerin fiyat ve özelliklerinin yazıldığı duvarlar; Roma ve Yunan kentlerinde alan ve köşe başlarındaki taşlar üzerinde yer alan çeşitli malların, sirklerin gladyatör yarışmalarının ilanları, karşımıza çıkan ilk reklam örnekleridir.
Ortaçağ’da esnaf loncalarının kalite kontrol esaslarını koymasıyla marka ve markalaşma kavramları da ortaya çıkar.
1450’de Gutenberg’in matbaa makinesini icat etmesi, reklam için de ilk büyük dönüm noktası olur. 1480’lerde William Coxton adlı matbaacı, bastığı kitapların pazarlanmasında sorun yaşayınca, kitaplarını tanıtan el ilanları basar ve bunları başta kiliseler olmak üzere halkın yoğun olarak bulunduğu yerlerde dağıtır. William Coxton’ın el ilanları ilk basılı reklam örneği olarak benimsenir. 1525 yılında Almanya’da yayınlanan bir gazetede yer alan ilaç ilanı ise farklı görüşler olsa da ilk basın reklamı olarak Kabul edilmektedir.
Türkiye’de reklamın gelişimi
16. yüzyılda Almanya’da, 17. yüzyılda ise İngiltere’de görülmeye başlanan basın reklamlarının ülkemize gelmesi 19. yüzyılı bulmuştur. Bununla birlikte bildiğimiz en eski Osmanlıca ilan, 17. yüzyılın ikinci yarısına ya da 18. yüzyılın başına ait olduğu tahmin edilen Venedik’ten ithal Altınbaş Tiryaki başlıklı ilandır. Bu ilanı Osmanlıca bilgisi yetersiz biri büyük bir olasılıkla Venedik’te hazırlamıştır.
RCA - 1948 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Avrupalılar, 1821’den itibaren İzmir’de çıkarttıkları Fransızca gazetelerle ilancılığın Osmanlıya girmesini sağlamış oldular. Osmanlı topraklarında reklam içeren ilk gazete Spectateur Oriental’dır. Gazetenin 24 Mart 1821 tarihli ilk sayısında Didier adlı bir kişinin sigorta temsilciliğine atandığına dair ilk ilan yer alır.
1800’lü yılların ilk yarısında İlanat (ilanlar) başlığıyla Ceride-i Havadis’te çıkan ev, arsa satışı ilanlarına diğer gazetelerde yer almaya başlayan ilaç, ziraat makinesi ilanlarının eklenmesi, Osmanlı’daki ilancılığın ilk adımlarıdır.
1842’de yayınlanan ve Samuel Rodoko adlı bir doktorun icadı olan nasır ilacına ait ilan, ilk resimli ilan olarak reklam tarihimize geçti.
Bu arada Ceride-i Havadis sadece ilan gelmesini beklemedi, Ceridehane’yi alıcı ve satıcı arasında aracı olarak kullanıp bir çeşit “reklam acenteliği” de başlattı.
1860’tan sonra yayımlanan Türkçe gazetelerde daha çok kitap ilanlarına rastlanırken, Tercüman-ı Ahval daha ilk sayısında başlığın hemen altına koyduğu “ilanatın satırı üç kuruştur. İlanatın tekrarında fiyat tenzil edilir” ibaresiyle sistemli bir uygulamanın ilk örneklerinden birini verdi.
1880’den itibaren gazetelerin son sayfalarının ilana ayrılması, ilanlarda resimlerin kullanılmaya başlaması, gazetelerde tam sayfa ilan ve kampanyalara rastlanması ise ilancılıktan reklamcılığa geçişin en önemli göstergeleri oldu.
Osmanlı’da ilk reklam şirketi, E. Hoeffer’in 1909 yılında iki ortağıyla birlikte kurduğu “İlancılık Kolektif Şirketi”dir. Böylece profesyonel anlamda reklam etkinlikleri de başlamış oldu. 1. Dünya Savaşı ile duraklayan reklamcılık, Cumhuriyet’in ilanıyla yeniden canlandı. 1923 yılında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi ile 1928’de gerçekleştirilen Harf Devrimi, bu yeni dönemin yönünün belirlenmesinde etkili oldu; İktisat Kongresi ile Türkiye’nin ekonomide izleyeceği yol belirlenirken, Harf Devrimi ile aydınlanma yolundaki en önemli adımlardan biri atıldı.
Cumhuriyet döneminin Türk reklamcılığı açısından ilk mihenk taşını ise İhap Hulusi Görey oluşturdu. Başta Tayyare Piyangosu (Milli Piyango) olmak üzere Tekel İdaresi, Ziraat Bankası, İş Bankası, Yapı ve Kredi Bankası, Sümerbank, Garanti Bankası, Emlak Kredi Bankası, Türk Ticaret Bankası, Türk Hava Kurumu, Kızılay, Tariş, Zirai Donatım Kurumu, Cumhuriyet Halk Partisi, Ford, Pirelli, Beykoz Kunduraları, Harrison Çorap Makineleri, Yerli Malları Pazarları, Çapamarka, Burla Biraderler gibi kurum ve firmalara sayısız afiş ve ilanlar hazırlayan İhap Hulusi Görey, hem Türk grafik sanatının hem de Türk reklamcılığının gelişmesine büyük katkılar sağladı. Atatürk’ün isteğiyle ilk alfabenin tasarımını da gerçekleştiren İhap, genç Türkiye’nin kurumsal kimliğinin oluşturulmasında da tasarımcı olarak önemli bir rol oynadı.
Türkiye İş Bankası - 1963 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Türk reklamcılığının en önemli mihenk taşı olan Eli Acıman’a geçmeden önce 1937 yılında basılan ilginç bir kitaba göz atmakta yarar var. İkinci baskısı geçen yıl Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Kırkıncı Yıl Kitaplığı serisinin 3. kitabı olarak yapılan Muvaffak Uyanık’ın, Yeni Okulun Ders Vasıtalarından Gazete adlı eserinin 94, 95, 96 ve 97. sayfaları reklama ayrılmış. Öğretmenin el kitabı niteliğini taşıyan bu eserde reklam, öğrencilerin yaratıcılıklarını geliştirebilecekleri bir alan olarak görülüyor. “Gazetelerin ilan sahifelerinde çıkan reklamların yazıların tetkiki”, “Reklam mevzuları”, “Reklam ve propagandanın ehemmiyeti”, “Yazıların tetkiki” ve “Gazete kıraat kitabı” başlıkları altında, öğretmenlerden öğrencilerine, çeşitli basın reklamlarının görselleriyle ilgili izlenimlerini yazdırmaları ya da belli bir ürün verilip reklam metni hazırlatmaları öneriliyor.
Eli Acıman’ın 1944 yılında, dönemin “Şen Şapka”, günümüzün ise Vakko firmasının sahibi Vitali Hakko ve Mario Began ile birlikte kurduğu Faal Reklam Ajansı, 1965 yılında Manajans’a, Manajans ise daha sonra J. Walter Thompson’la kurulan ortaklık sonucunda Manajans/Thompson’a dönüştü. Türkiye’nin birçok büyük kampanyasına imza atan Manajans’ın, birçok başarılı reklamcının yetişmesinde ve sayısız reklam ajansının kurulmasında büyük payı vardır.
Çok partili dönem olarak anılan 1950’lerde özel sektör girişimlerinde önemli bir artış görülür. Bu durum reklama olan talebin yükselmesini sağlarken, kitle iletişim araçları da en önemli reklam araçları olarak önem kazandı. 1951’e kadar yasak olan radyo reklamları o yıl, özel sektör için serbest bırakıldı. Yaşanan tüm bu gelişmeler reklamcılığı olumlu yönde etkiledi. Bu dönemde reklam ajanslarının sayısı giderek artarken bilimsel bir yaklaşım da doğmaya başladı.
1960’lar reklamın artık bir meslek haline dönüştüğü yıllar olarak benimsenirken 1970’ler reklam ortamlarının çeşitlenmesiyle öne çıkar. 1968’de yayına başlayan TRT televizyonunda, ilk reklam filmi 3 Mart 1972’de yayınlandı. Böylece gazete, dergi ve radyodan sonra yeni bir reklam ortamı daha çıktı sahneye: Televizyon.
12 Eylül ve Özal damgasını taşıyan 1980’ler ise yalnızca Türk reklamcılığının değil tüm Türkiye’nin yönünü değiştirmiştir. Çokuluslu şirketlerin Türkiye’ye olan ilgileri giderek artarken bu durum reklam sektörüne de yansıdı; yerli ajanslar, yabancı ajanslarla ortaklıklar kurdular.
1990’lar televizyonun yıldızının iyice parladığı yıllardır. Bir yandan özel kanalların açılmasıyla TV kanal sayısının artması, diğer yandan renkli yayına geçilmesi ve yayın süresinin 24 saate çıkartılması televizyonu en gözde reklam ortamı durumuna getirirken, reklamcıların da bulundukları noktadan çok daha ileriye gitmelerine yol açmıştır.
Bu arada iletişim ve bilişim alanlarında yaşanan hızlı gelişmeler reklam sektörünün köklü değişimler geçirmesini sağladı. Bilgisayarın etkisini belki de en fazla yaşayan sektör reklam oldu. Bu durum, reklam çalışmalarının pratikleşmesine ve niteliğinin yükselmesine yol açtı. Aynı dönemde gazetelerin baskı tekniklerinin değişmesi ise basın reklamları açısından bulunmaz bir fırsat yarattı. Basın reklamları hem estetik hem de tasarım açısından göz kamaştırmaya başladı.
İletişim ve bilişim alanlarındaki gelişmeler reklam dünyasını genel anlamda olumlu etkilerken yepyeni reklam ortamlarının da çıkmasına yol açmıştır. İnternet bunların en önemlisidir. Gücünü ve etkisini her geçen gün daha da artıran internet, basın ve televizyon gibi vazgeçilmez reklam ortamları için ciddi bir rakip haline geldi. Kullanıcı sayısı giderek artan internette kullanıcıların yaş ortalamasının da giderek düştüğü görülüyor. Bu durum, internetin gelecekte daha güçlü bir reklam ortamı olacağını gösteriyor.
1990’lar Açık Hava reklamlarının da büyük ölçüde geliştiği, çeşitlendiği ve yaygınlaştığı bir dönem oldu. Açık Hava da internet gibi gücünü her geçen gün artıran bir reklam ortamı haline geldi. Transit Reklamlar ile Araç Giydirme uygulamaları da birbirinden farklı örnekleriyle reklam ortamları içindeki rekabete renk kattılar.
Reklam ortamları ve mesaj bombardımanı
Basın, televizyon ve radyo gibi ana reklam ortamlarının yanı sıra açık hava uygulamalarından transit reklamlara, araç giydirme uygulamalarından internete kadar hemen her alanda karşımıza çıkan reklamlar, gerçek anlamda bir mesaj bombardımanına da yol açtı. Kitle iletişim araçlarının bu bombardımandaki payını da unutmamak gerekir.
Yapılan araştırmalara göre İngiltere’de yaşayan bir çocuk, 18 yaşına geldiğinde yaklaşık 140,000 TV reklamı görmüştür.
NY Times’ın bir hafta sonu nüshası, 17.yüzyıl İngiltere’sinde ortalama bir insanın yaşamı boyunca karşılaşabileceğinden daha fazla bilgi içermektedir.
Son 30 yılda, önceki 5000 yılda üretilenden daha fazla enformasyon üretildiğini de eklemeden geçmeyelim.
Türkiye için elimizde bu türden veriler yok ama olsaydı da pek farklı olmazdı. Bütün bu verileri değerlendirirken insanların, öğrendiklerini sandıkları şeylerin %80’ini 24 saat içinde unuttuklarını unutmayalım.
Basın reklamları ne durumda?
Bir yanda reklam ortamları arasındaki giderek şiddetini artıran rekabet ile mesaj bombardımanı var, diğer yanda ise insanların unutma eğilimleri…
Bu tablo yalnızca basın reklamları için değil, genel anlamda reklamlar için akıllara birçok soruyu getiriyor.
Ziraat Bankası - 1937 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Reklam-verenler reklam ajanslarına boşuna mı para veriyorlar? Bu bilgi kirliliği içinde yayınlanan reklamlar, gecenin karanlığında hiçbir iz bırakmadan kaybolup giden koskoca gemilere mi benziyor? Basın reklamları bu tablonun neresinde yer alıyor?
Durduğunuz yere ve bakış açınıza göre farklı yorumlar yapabilirsiniz. Biz, olumlu bir noktadan bakmayı yeğliyoruz. Baktığımız noktadan da özellikle basın reklamlarının durumunu her şeye karşın olumlu görüyoruz. Çünkü bir reklam ortamı olarak basın, her türlü rekabete alışkındır ve bu noktada reklamın gücünü kendisi için de en iyi şekilde kullanmasını bilir.
Neden basın reklamları?
Reklam ortamı olarak basın dediğimizde; yapıları gereği belirli yönlerden birbirlerinden farklılaşan gazete ve dergiler gelir aklımıza. Her ikisinde de reklam mesajları; yazı, fotoğraf, grafik tasarım ve düzenleme gibi temel öğelerle aktarılır.
Gazeteler dağıtım alanı, yayın sıklığı ve içeriğe bağlı olarak üç farklı şekilde sınıflandırılabilirler.
Dağıtım açısından; yerel, ulusal ve uluslararası olarak üçe ayrılır, gazeteler. Bunlar belli bir bölge içinde yayınlanan yerel gazeteler, tüm ülkede yayınlanan ulusal gazeteler ve ulusal gazetelerin yurtdışında satılması ya da özel olarak basılması durumunda ortaya çıkan uluslararası gazetelerdir.
Reklam kampanyalarının medya planlaması yapılırken; yerel gazeteler daha çok küçük ve bölgesel işletmeler tarafından seçilirken, ülke çapında üretim yapan firmalar ulusal, küresel kampanyaları yürüten firmalar ise gerek ulusal gerekse uluslararası gazeteleri seçerler.
Yayın sıklığı açısından; günlük, haftalık ve aylık olarak sınıflandırılan gazeteler, içerdikleri haberlere göre de; siyasi, ekonomi, spor ve magazin gibi kategorilere ayrılırlar.
Reklam kampanyalarının medya planlamaları hazırlanırken öncelikli olarak hedef kitle analizi doğru bir biçimde yapılmalı ve buna bağlı olarak gazete sınıflandırmaları göz önünde bulundurulmalıdır. Yaratıcı stratejinin ve reklam mesajlarının doğru ve etkili bir biçimde hazırlanması ise son aşamadır. Bu şekilde hazırlanan bir kampanya hedef kitle üstünde istenilen etkiyi fazlasıyla yapacaktır.
Gazetelerin bir reklam ortamı olarak, etki ve ayrıcalıkları
Gazeteler, diğer hiçbir reklam ortamının olmadığı kadar esnektir. Reklamın kısa üretim süresi ve teslim tarihi, gazetelere büyük bir ayrıcalık sağlar.
Gazeteler, sundukları yaratıcı özelliklere göre de esnektirler. Okurların dikkatini çekmek ve ilgi duymalarını sağlamak için gazete reklamları; çeşitli boy, form ve formatta hazırlanabilir, renk kullanılabilir ya da özel ilan olarak tasarlanabilirler.
Yalnızca göze hitap eden gazete ve dergiler, reklam mesajlarını da bu öğeler aracılığıyla hedef kitlelerine ulaştırmaya çalışırlar.
Hedef kitlesine, 24 saat boyunca ulaşabilme olanağı bulunan gazete ve dergi reklamları, radyo ve televizyona oranla çok daha kalıcıdır. Üstelik, belirli bir süre kısıtlaması olmaması sayesinde reklamı yapılan ürün, hizmet ya da marka ile ilgili tüm bilgiler ayrıntılı olarak aktarılabilir.
Uniroyal - 1967 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Gazetelerde, reklam için ayrılan yerde istenilen her türlü uygulama, düzenleme yapılabilir. Reklamın dikkati çekmesini sağlamak ve mesajı en etkili biçimde aktarabilmek için birçok farklı düzenleme ve tasarım olanağı bulunur.
Gazetelerin yayın frekansları yüksektir. Her gün yayınlanmaları nedeniyle hedef kitleye sürekli ulaşabilirler. Reklam teslim tarihinin kısa olması ise istenilen değişikliklerin hemen yapılabilmesine olanak tanır.
(Devam ediyor)
Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Barbaros Gürçay’ın 19 Nisan 2008 tarihinde verdiği “basın reklamının etkileri” konulu seminer.
Posted by: sinantunc on: Temmuz 2, 2009

Arçelik - 1970 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Gazetelerin okuyucu kitlesi gerek ekonomik, gerekse sosyo-kültürel açıdan farklıdır. Bu nedenle reklam-veren, değişik gazeteleri kullanarak değişik hedef kitlelere ulaşabilir. Benzer olarak ulusal gazetelerin bölge ekleri çıkarmaları ve yerel gazeteler sayesinde doğrudan belli bir coğrafi bölgedeki hedef kitleyi yakalama ayrıcalıkları da vardır. Bu durum reklamın maliyetlerini de azaltır.
Belirli sayfalarını ekonomi, spor, sağlık, magazin gibi öznel konulara ayıran gazetelerin bu sayede reklamı yapılan ürün, hizmet ya da markaya uygun hedef kitleye doğrudan ulaşma olasılığı da oldukça yüksektir.
Gazete ve dergilerin taşınabilmeleri ve başka yerlere götürülebilmeleri, reklamın gün içinde başka kişiler tarafından da görülmesini sağlar.
Gazete ve dergi reklamları kalıcıdır. Saklanmaları ve arşivlenmeleri nedeniyle gazete ve dergi reklamları hedef kitlelerine sürekli olarak ulaşabilirler.
Austin - 1947 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Gazete reklamlarında yer alan ürün tercih ve indirimleriyle ilgili kuponlar, telefon-faks numaraları ya da e-mail adresleri sayesinde hedef kitleden hemen yanıt alınmasına olanak sağlar.
Gazete ve dergiler hedef kitleleri tarafından marka olarak algılanırlar. Televizyonda tercihler genellikle programa göre yapılırken gazete ve dergilerde habere göre tercih yapılmaz. Çünkü, tercih nedeni gazete ve derginin kendisidir.
Gazete ve dergilerin okurları üzerinde yarattıkları güven duygusu oldukça önemli bir ayrıcalıktır.
Gazete ve dergilerin içlerinde dağıtılan insertler de apayrı bir ayrıcalık sağlar.
Edison - 1955 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Dergilerin Bir Reklam Ortamı Olarak Etki ve Ayrıcalıkları
Basın reklamlarının etki ve ayrıcalıklarını değerlendirirken ağırlıklı olarak gazeteleri ele aldık. Dergilerden çok az söz ettik. Çünkü dergiler, bazı ortak yanlarına karşılık gazetelerden oldukça farklıdırlar.
Her şeyden önce dergilerin kağıt ve baskı kaliteleri gazetelerden çok daha yüksektir. Dergi reklamları hedef kitle tarafından diğer basılı reklamlara göre daha farklı algılanırlar. Genellikle reklamı yapılan ürün tek ve büyük bir resimle gösterilir. Burada genellikle fotoğraf kullanılır. Reklam metni bazı reklamlarda yer almayabilir, bazı durumlarda ise çok uzun metinlere rastlanır ancak genellikle orta uzunlukta metinler kullanılır. Dergi reklamları daha gerçekçi ve doğrudan reklam mesajını sunan gazete ve iş dünyası yayınlarına oranla duygusal çekiciliği kullanmaya daha yakın reklam araçlarıdır.
Basılı reklamlardaki uzun metinlerin okunmama sorunu bazı dergi reklamları için geçerli değildir. Hedef kitlenin dergilerine uzun okuma süresi ayırması nedeniyle özellikle bilgilendirici kampanyalardaki uzun reklam metinlerinin de okunabilme olasılığını yükseltmektedir.
Emlak Bankası - 1955 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Dergiler yapıları gereği yaratıcı yönden daha sınırsız çalışmalara olanak sağlarlar. Dergi sayfalarının silme baskılar, katlanan sayfalar, koparılan ek yapraklar, önlü arkalı sayfalar gibi birçok farklı kullanım alanları bulunur. Bu yöntemlerle hedef kitlenin dikkati reklama çekilir.
Birçok farklı ilgi alanına seslenen dergiler, bu alanlarla ilgili referans olarak benimsenirler. Dergiler, özellikle spesifik hedef kitlelere ulaşmada son derece etkili bir reklam ortamıdır.
Dergiler, temalarına ve hedef kitlelerine göre iki başlık altında toplanabilir:
Hedef kitleye göre yapılan sınıflandırmaya Tempo ve Aktüel gibi genel konuları ele alan dergiler, Kadınca, Sinema, F1 Racing gibi daha spesifik ve dar kitlelere seslenen dergiler ile Kapital, MediaCat, Marketing Türkiye gibi özel bir meslek grubuna yönelik dergiler girer. Aşama, İlk Hedef gibi özel yayınlar ve okul dergileri de bu sınıflandırmada yer alır.
Otomobil, sinema, kişisel bakım, kariyer, dekorasyon, yemek, bahçe bakımı, hobi, sanat-edebiyat gibi kültürel alanlar, giyim, moda, gezi dergileri tema sınıflandırılması içinde yer alır. Bu dergiler spesifik hedef kitleler için en uygun reklam ortamını oluştururlar.
Spesifik ilgi alanlarına seslenen dergilerde söz konusu alan ile ilgili bir ürün ya da hizmet reklamının dergi okuru tarafından daha dikkatli okunması kaçınılmazdır.
Dergiler, hedef kitlelerinin niteliği nedeniyle ayrıcılıklı bir reklam ortamıdırlar.
Çünkü, dergiler, genellikle üst gelir gruplarına seslenirler.
Hoover - 1964 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Dergi okurları, televizyon ya da radyo programlarının izleyicilerine oranla dergilerine çok daha fazla ilgi ve önem gösterirler. Dergilerin en büyük ayrıcalığı hedef kitle seçiminde sağladıkları kolaylıktır. Özel ilgi alanlarına yönelik dergiler ve özel yayınlar sayesinde spesifikleşmiş hedef kitlelere dergiler sayesinde kolayca ulaşılabilir. Yine belirli bölgesel yayınlarla da sadece belli bir coğrafi bölgeye ait hedef kitleye ulaşılabilir.
Dergiler taşınabilmeleri ve banka, kuaför salonu, bekleme salonu gibi her yerde bulunabilmeleri nedeniyle sadece satın alan kişi tarafından değil, ikincil hedef kitle diyebileceğimiz kişiler tarafından da okunur.
Dergiler doğrudan yanıt reklamcılığı için de oldukça uygundur. Kuponlar, adresler, istek formları kullanılarak hedef kitleden en hızlı biçimde geri dönüş alınabilir.
Dergileri diğer reklam ortamlarından tamamen farklılaştıran ayrıcalığı ise reklamlarla bağlantılı olarak dergi içinde ya da ilgili reklam sayfasında sunulan küçük promosyonlar, deneme ve tanıtım ürünleridir.
Dergilerin abonelik sistemine bağlı olarak ortaya çıkan bir ayrıcalıkları ise dergiyle birlikte doğrudan abonenin yani hedef kitlenin adına gönderilen mektup ya da föylerdir.
Gazete ve Dergilerin Reklam Ortamı Olarak Dezavantajları
Gazete ve dergiler radyonun ses, televizyonun ise hem ses hem de görüntü ayrıcalığından yoksundur. Bu durum, basın reklamlarının genel olarak dikkati çekme ve reklamı okutma noktalarında çok çaba harcamalarını, yaratıcı çözümler sunmalarını gerektirmektedir.
IBM- 1984 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Gazeteler reklam maliyetleri açısından ucuz bir reklam ortamı olmasına karşın ulaşılan kişi başına maliyet açısından pahalı bir reklam ortamıdır. Reklamın ulaştığı kişi sayısı ve bunların içinden olası hedef kitlesi düşünüldüğünde maliyet açısından televizyona göre bir dezavantajı vardır.
Dergiler ise tüm basılı reklam ortamları içerisinde en pahalı reklam ortamıdır. Gerek yapım maliyetleri gerekse kişi başına düşen maliyet açısından dergiler pahalı reklam ortamları arasında yer alır.
Gazeteler, tüm basılı reklam ortamları içerisinde en kötü kağıda basılan, baskı kalitesi en düşük olan reklam ortamlarıdır. Kötü kağıt kalitesi reklamda kullanılan başlık ve görsel öğeleri de etkileyerek reklamın dikkat çekiciliğini azaltabilir. Dergilerin seyrek (süreli) yayınlanması reklamda verilen mesajın etkisini azaltmaktadır. Kısa süreli promosyonlarla ilgili bilgi verilmesi uzun süre içerisinde reklam mesajının eskimesine neden olur. Benzer olarak reklamın güncellenmesi de hemen yapılamayacağından dergilerde genellikle kurumsal ve imaj ağırlıklı reklamlar kullanılmalıdır.
IBM- 1984 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Dergilerin en büyük dezavantajlardan biri reklam yığılmasıdır. Özellikle dergilerin ilk sayfalarında üst üste yığılan reklamlar; reklam mesajlarının okunmalarını ya da algılanmalarını engelleyebilir.
Spesifik kitleye ulaşmada etkili olan dergiler geniş kitlelere ulaşma konusunda dezavantajlıdırlar. Daha geniş hedef kitlelere ulaşmak için birkaç farklı derginin seçilmesi yararlı olacaktır. Ancak bu durumda da kampanyanın maliyetleri yükselecektir.
Basın Reklamları Geleceğe Nasıl Bakıyor?
Güçlü rakipleri radyo ve televizyonun yanı sıra bir yandan internet ile diğer yandan da açık hava ve transit gibi etkili rakiplerle mücadele eden basın reklamları hâlâ en önemli reklam ortamları arasında yer alır.
Yakın gelecekteki en güçlü rakibi internet olarak görünse de yapılan bir araştırmaya göre basın reklamları şimdilik gücünü korumaktadır. Bununla birlikte konumunu koruması ve daha da güçlendirmesi için basın reklamlarının bazı noktaları göz ardı etmemesi gerekir. Basın reklamları yenilikleri yakından izleyip, farklı yaklaşımlar sergilediği sürece gücünü yitirmeyecektir. Bunun örneklerini seri ilan sayfalarında ya da insan kaynakları eklerinde görebiliyoruz. Gazetelerin pazar yeri olarak da adlandırılan seri ilan sayfaları genel olarak tipografi, taslak ya da resimleme bilgisi gerektirmez. Bu sayfalar için birtakım basit yazma kurallarının bilinmesi, bunların izlenmesi yeterli olmaktadır. Çünkü seri ilanların okuyucuları eğlendirme yükümlülüğü yoktur. İşlevleri bilgi vermektir. Üstelik bu bilgiler yalın ve açık yoldan iletilmelidir. Önemli gerçeklerin düzenli bir sıralaması yapılmalıdır. Ayrıca seri ilanların kısa ve öz olması gerekmektedir.
IBM- 1988 yılında yayımlanan gazete reklamı.
Bunların hepsi çok eskiden beri bilinen ve uygulanan yöntemlerin temelini oluşturan doğrulardır. Ancak son yıllarda seri ilan sayfalarının da görünümü değişti. Yeniliklere ve gelişmelere uyum sağlayan bu sayfalarda da çeşitli yaratıcı uygulamaları görmek şaşırtıcı olmaz.
Bir yandan açık hava gibi yaratıcılık açısından oldukça esnek bir reklam ortamıyla diğer yandan ise televizyon gibi renkli ve canlı bir reklam ortamıyla rekabet eden basının, avantaj sağlayabilmesi için olabildiğince yaratıcı ve etkili reklamlara yer vermesi gerekmektedir. Bu noktada reklam-veren ile reklam ajansının da doğru kararlar vermesi ve buna bağlı çözümler üretmesi zorunludur.
Sonuç olarak basın reklamları vazgeçilmezliğini ve etkisini her zaman koruyacaktır.
KAYNAKLAR
Book, A.C., Schick, C.D.(1988) Reklamcılıkta Metin ve Taslağın İlkeleri, (çev. Dilek Şendil), İstanbul:
Çetinkaya, Y. (1993) Reklamcılık ve Manipülasyon, İstanbul: Ağaç
Elden, M., Ulukök, Ö. Vd. (2005) Şimdi Reklamlar…, İstanbul: İletişim
Fidan, B. (2007) Reklam ve Karikatür, İstanbul: RYD ve BAMM
Karaçor, S.(2007) Reklam İletişimi: İnternet ve Gazete Reklamlarının Etkilerine Yönelik Bir Araştırma, Konya: Çizgi
Kocabaş, F., Elden, M.(2006) Reklamcılık. Kavramlar, Kararlar, Kurumlar, İstanbul: İletişim
Ogilvy, D.(1989) Bir Reklamcının İtirafları, (çev. Selim Yazgan) İstanbul: Afa
Uyanık, M. (2007) Yeni Okulun Ders Vasıtalarından Gazete, Ankara: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi 40. Yıl Kitaplığı
Cemal, A.S. (1998). “Basın etkisini kaybetmez, çünkü basında marka bağımlılığı var!” MediaCat, Yıl:6, Sayı:42, Sayfa 44.
“Markam:Güven Borça”
Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Barbaros Gürçay’ın 19 Nisan 2008 tarihinde verdiği “basın reklamının etkileri” konulu seminer.
Posted by: sinantunc on: Temmuz 1, 2009
Hukukçuya yalan söyletebilirsiniz. Gazeteciye, politikacıya, öğretmene, hatta zabıtaya yalan söyletebilirsiniz. Yerleşik deyimle “adam gibi adam” değilse yalan söyler.
Ama matematikçiye kolay kolay yalan söyletemezsiniz. Hatta hiç söyletemezsiniz. Rakamlar yalan söyletmez.
Bakalım yalan söylemeyen ve söyletmeyen rakamlar 30 Haziran 2009’da ne dedi:
Ne demişti başbakanımız:
“Allah’a şükür küresel kriz Türkiye’yi teğet geçti.”
Baktı teğet geçmemiş, aradan 4 ay geçtikten sonra düzeltti:
“Yok pardon. Teğet geçmedi de, teğet geçerken birazcık sıyırdı.”
Acaba şimdi ne diyecek çok merak ediyorum.
Ne diyecek bilemiyorum. O kadar hayal gücüm yok ama “Teğet geçiyordu, teğet geçerken sıyırdı, sıyırırken de kafamızı patlattı” demeyeceği ortada.
Avrupa’nın en büyük ekonomisine sahip olan Almanya yüzde 6,9 daralma yaşarken, İsveç ekonomisi yüzde 6,5, İtalya da yüzde 6 oranında daraldı. Latin Amerika’nın en çok daralan ülkesi yüzde 8,2 ile Meksika oldu. Bizi azıcık sıyıran kriz Türk ekonomisini yüzde 13,8 daralttıysa, yukarıda saydığım ülkelere demek ki hiçbir şey olmadı.
Yalan söylemeyen matematiğin verileri ortada. Kimin ne diyeceği, ne yalanlar üreteceği artık umurumda değil.
Çünkü ülkemiz ekonomik anlamda uçurumdan aşağı hızla düşerken söylenen yalanlar da anlamını yitiriyor. İsteyen istediği yalanı söylesin, gerçekler balyoz etkisiyle günlük yaşamımıza giriyor. İnsanlar aç, insanlar açık, insanlar işsiz, insanlar umutsuz ve ümitsiz. Bırakalım artık kim ne söylemişi de, kafamızı patlatan krize çözüm bulalım.
Posted by: sinantunc on: Haziran 26, 2009
Bu ülkede kaç yayın organı ve kaç gazeteci var?
Cevabı bulmak için sakın Türkiye İstatistik Kurumu’nun internet sayfasına bakmayın. Ömrümden yarım saati orada harcadım. Tek sözcük yok.
Neyse sorumuza dönelim.
Bu ülkede kaç gazeteci var?
Siz diyin on bin, ben diyeyim daha fazla.
Bu gazeteciler ne iş yapar?
Toplumu bilgilendirirler. Ama ideolojik görüşlerine veya birilerinin yönlendirmelerine göre değil, “doğru” bilgilere ulaşarak, “taraf”sız haber yaparlar, yapmalılar. Yorum yazarların işidir. Yazarlar “taraf” olabilir, haberciler olmaz.
Ben şimdi “taraf” olup olmadığım sorgulanmaksızın bir haber yapsam, önüme gelen veya getirilen bir belgeyi araştırıp soruşturmadan, ülkenin en saygın kurumunu hedef alan, “taraf”lı, asılsız haberi müdürüme götürsem ne olur? İnanıyorum ki Bursa’daki medya kuruluşlarında çalışan her haber müdürü, her editör, her yönetici haberi yüzüme fırlatır. Üstelik bununla da kalmaz, en az bir saat gazeteciliğin toplumsal önemi üzerine ders verirler. Vermelidirler.
Peki, çok satan, çok okunduğu söylenen bir yaygın medya kurumunda ne olmuş?
Haber manşetten verilmiş.
Sonra?
Sonrası ortada.
Başta ekonomik kriz ve dış politikadaki gelişmeler olmak üzere onlarca soruna akılcı çözümler üretmesi gereken Türkiye, son 15 gününü doğruluğu kanıtlanmamış bir belgeyi tartışmakla geçirdi.
Ağzımızla kuş tutsak geri getiremeyeceğimiz 15 günü kaybettik.
Şimdi bununla da kalmayıp, önümüzdeki süreçte de kaybetmeye devam mı edeceğiz?
Hayır.
Şimdi, kaybettiğimiz 15 günün hesabını soracağız, sormalıyız.
Posted by: sinantunc on: Haziran 23, 2009
Dünya Bankası Küresel Kalkınmanın Finansmanı raporuna göre Türkiye ekonomisi 2009’da Yüzde 5.5 küçülecek. Dünya Bankası raporuna göre, 2009 yılında yaşanacak küçülmenin ardından Türkiye’deki GSYİH 2010 yılında yüzde 1.5, 2011 yılında ise yüzde 3 artacak.
Türkiye, Avrupa ve Orta Asya’da, kısa vadeli borçları rezervlerine oranla en düşük bulunan ülkeler sıralamasında en iyi durumdaki ülke konumunda. Dünya Bankası’nın raporunda Türkiye’nin cari işlemler açıklarının ise bu yıl ve 2010 yılında GSYİH’sının yüzde 1.9’u, 2011 yılında ise yüzde 2’si düzeyinde olacağı tahmin edildi.
Dünya Bankası tarafından hazırlanan raporun ‘Küresel Ekonomi İçin Olasılıklar’ başlıklı bölümünde finansal kriz salgınının yatırımların büyük ölçüde likiditasyonuna, dünya çapında zenginlikte önemli kayıplara, küresel kredi verme koşullarında sıkılaşmaya ve belirsizlikte büyük çaplı bir artışa neden olduğu da bildirildi. Raporda özetle şu tespitlerde bulunuldu:
* “Ekonomik etkinlikte en keskin düşüş özellikle dayanıklı tüketim malı ve yatırım malı üretmede uzmanlaşmış ülkeler ile önceden oluşmuş ciddi makroekonomik zayıflıkları bulunan ülkelerde yoğunlaştı.
* Düşük gıda ve akaryakıt fiyatları, azalmış ekonomik etkinliğin yoksullaşma etkisini hafifletti ve gelişmekte olan ülkelerde petrol ithalinin cari işlemler üzerindeki baskısını azalmasına yardımcı oldu. Gelişmekte olan petrol ihraç eden ülkelerin kazançlarında ise gayrı safi iç hasılalarının yüzde 17’si kadar bir azalmaya yol açtı.
* 2009 yılında mali dengenin yüksek gelirli ülkelerde gayrısafi iç hasılanın yüzde 3’ü, gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 4’ü dolayında kötüleşmesi bekleniyor.
* Ekonomik etkinlikteki düşüş, gelişmekte olan ülkelere daha zayıf sermaye akışıyla birleşince, düşük ve orta gelirli pek çok ülkeyi ciddi finansal zorluklar içine soktu. Birçok ülke ihracattan yeterli döviz kazanma ya da ithalat talebini karşılayacak yeterli borç sağlama güçlüğüne girdi. Gelişmekte olan ülkeler için genel borçlanma gereksiniminin net sermaye akışlarını aşması beklenirken, birçok ülke bu finansman boşluğunu iyi günlerde oluşturduğu uluslararası döviz rezervlerini aşağı çekerek karşıladı. Ancak bu stratejinin sürdürülebilirliği belirsizdir.
* 2008 Eylül ayından bu yana 16 ülke dış rezervlerinin yüzde 20’sini ya da daha fazlasını tüketti. Bu arada toplam 18 ülkede halihazırdaki rezerv stokları, ithalatlarının dört aydan az bir bölümünü karşılayabilir.
* Cari işlem açıkları ve kötüleşen mali pozisyonlar en fazla, kısmen durgunluğun en derin biçimde görülmesi beklenen yerler olmalarından dolayı, Avrupa ve Orta Asya bölgesinde kronik bir şekilde yayıldı. Bunda birçok ülkenin son yaşyanan global finansal krize gayrı safi iç hasılalarına göre iki haneli cari işlemler açıklarıyla girmesi ve yüksek kamu borçları da rol oynamıştır. Söz konusu ülkelerde iç-dış dengelerin oluşturulması için talebin bastırılması ve para değerinin düşürülmesi gerekebilir.
* Yüksek gelirli ülkelerde gayrı safi iç hasılalardaki hızlı düşüşe karşın 2009 yılının ilk üç ayı boyunca bir dizi gösterge ekonomik iyileşmenin başladığına işaret etti. İstikrara kavuşan hatta iyileşmeye başlayan dünya borsaları, kimi ülkelerdeki ihracatta görülen ılımlı iyileşmeler, sağduyulu mali teşvik önlemlerinin hala süren talep patlaması yapan etkileri ve bunun yanı sıra tüketici talebinde yaşanan bir artış iyileşmenin başladığına işaret eden faktörler arasındadır.”
Dünya Bankası’nın raporunda küresel ve Türkiye dahil ülkeler için öngörülen büyüme tahminlerinin dayandığı temel senaryonun, global finansal kriz ardından gelen bir ekonomik çöküş yaşanmasından dolayı “Daha durgun bir iyileşme” öngördüğü belirtilirken şöyle denildi:
* “Senaryoya göre küresel gayrı safi iç hasıla 2009 yılında yüzde 2.9’luk rekor bir düşüşten sonra ılımlı bir şekilde 2010 yılında yüzde 2 düzeyinde, 2011 yılında ise yüzde 3.2 düzeyinde iyileşecek.
Bu arada bankacılık sektöründe konsolidasyonlar, negatif zenginleşme efektinin devam etmesi, yüksek işsizlik oranları ve riskten kaçınmanın, tahmine konu olan dönem boyunca talep üzerinde ağırlıklarını hissettirmeleri beklenmektedir.
* Gelişmekte olan ülkeler arasında büyüme oranları, daha güçlü verimlilik ve nüfus artışları dolayısıyla daha yüksektir, ancak 2009’dan 2011’e kadar sırasıyla yüzde 1.2, 4.4 ve 5.7 oranlarında gerçekleşecektir.
* Yavaş iyileşme nedeniyle kötüleşebilecek cari işlemlerin baskısı, özellikle birçoğu Avrupa ve Orta Asya ülkesini, yerel paranın değerinin önemli oranda düşürülmesi ve iç talepte acı veren kesintiler şeklinde karakterize olan ve daha az düzenli iyileşme sürecine zorlayabilir.”
Raporda dünya ticaret hacminin bu yıl yüzde 9.7 oranında düşeceği, ticaret hacminin ise gelecek yıl yüzde 3.8, 2011 yılında ise yüzde 6.9 oranında artacağı öngörüldü. Bu arada global piyasalarda petrolün varil fiyatı bu yıl için ortalama 55.5 dolar, 2010 yılı için 63 dolar, 2011 yılı içinse ortalama 65.9 dolar olarak tahmin edildi. Rapora göre bu yıl Çin yüzde 6.5, Hindistan yüzde 5.1, Endonezya yüzde 3.5 büyüyecek.
Posted by: sinantunc on: Haziran 23, 2009
Piyasaya çıkar çıkmaz adeta kapışılan iPhone 3G S, bir önceki modelinde yaşanan eksiklerin hemen hemen hepsini gideriyor. Video çekiminden ses kontrol fonksiyonuna kadar bir çok yeniliğe sahip olan iPhone 3G S’in öne çıkan farkları şunlar:
Apple’ın satışa sunulduğu günden bu yana milyonlarca kullanıcıya ulaştırdığı iPhone 3G’nin yeni versiyonu iPhone 3G S’nin en dikkat çeken özelliklerinden biri, hiç şüphesiz uygulamaların bir önceki iPhone’a göre oldukça hızlı açılıyor ve çalışıyor olması. Zaten 3G S model ismindeki S de ‘speed’ yani ‘hız’dan ileri geliyor. E-posta’larda bulunan dosyaları da gayet hızlı bir şekilde açabilen iPhone 3G S, kısacası Apple’a göre diğer iPhone’dan en az iki kat daha hızlı.
Bir önceki iPhone’un en çok şikayet edilen noktası, video çekimi konusundaydı. Ancak yeni iPhone’la birlikte Apple, artık kullanıcıların bu yöndeki şikayetlerini tamamen ortadan kaldıracak gibi görünüyor; zira yüksek kalitede fotoğrafları kolayca yakalayabilecek olan iPhone 3G S ile video çekimi de artık mümkün olacak.3 megapiksel dahili kamerası ile dikkat çeken iPhone 3G S, otofokus özelliğiyle de öne çıkıyor.
iPhone 3G S’in bir diğer önemli özelliği ise ses kontrol fonksiyonu. Diğer bir deyişle örneğin kişi rehberinizde bulunan bir ismi telaffuz ettiğinizde, iPhone sizden onay bekliyor ve aynı işlemi tekrar yaptığınızda ismini söylediğiniz kişi otomatik olarak aranabiliyor. Bunun yanı sıra, numarayı da telaffuz ederek, arama işlemini gerçekleştirebilmeniz mümkün. Türkçe dili henüz desteklemeyen ses kontrol fonksiyonunun desteklediği diller ise şöyle: Çince, Almanca, Hollandaca, İngilizce, Fince, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Japonca, Norveççe, Portekizce, İspanyolca ve İsveççe.
Dahili dijital pusula teknolojisi sayesinde, GPS ve Wi-Fi aracılığıyla iPhone 3G S artık bulunduğunuz yeri net bir şekilde size gösterebiliyor. Örneğin bulunduğunuz yeri tarif etmek istediğinizde, harita üzerinde işaretleme yaparak, bu bilgiyi anında iPhone’nunuz aracılığıyla dilediğiniz kişiyle paylaşabilirsiniz.
Yeni iPhone 3G S, aynı zamanda şehiriçi trafik bilgilerini de kullanıcıyla paylaşarak kullanıcıları bilgilendirebiliyor. Buna göre kırmızı noktayla gösterilen lokasyonlarda trafik bir hayli yoğunken, yeşil noktalarda ise trafiğin akıcı bir şekilde ilerlediği anlaşılıyor.
iPhone 3G S ile artık kelime, fotoğraf ya da uygulamalar arasında kesme, kopyalama ve yapıştırma işlemlerini kolayca gerçekleştirilebilecek. Yani bir kelime ya da cümleyi ya da bir fotoğrafı bir noktadan kopyalarken, bu kopyalanan cümleyi aynen SMS ya da e-posta mesajınıza en kısa yoldan yapıştırabilirsiniz. Geri al özelliği sayesinde ise yapılan yanlış işlemler anında geri alınabilecek.
iPhone 3G S ile yazmak artık çok daha kolay ve pratik olacak. Ne yazdığınızı kolayca algılayabilen iPhone 3G S, size kelimeler önererek metninizi çok daha hızlı bir şekilde iPhone’a girmenizi sağlayacak. Sık sık yazılan kelimeleri de takip eden iPhone 3G S, bu sayede daha sonra bu kelimeleri yanlış girseniz bile otomatik olarak düzeltebilecek.
Bunların dışında yazı yazarken ya da bir mesajı okurken, büyüteç fonksiyonunu kullanarak seçili bir bölümü özel bir büyüteç ile daha da büyük gösterebilirsiniz. Bu şekilde kursörün tam olarak ne noktada olduğunu görebilir, yazım hatalarının önüne geçebilirsiniz.
iPhone 3G S ile artık nerede olursanız olun, YouTube videolarını zahmetsizce izleyebileceksiniz. Bunun yanı sıra YouTube hesabınıza da girebileceğiniz iPhone 3G S ile kendi favori videolarınızı oluşturabilir, arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz.
iPhone 3G S’in hızlı 3G bağlantısını artık diğer Mac ya da bilgisayarlarla paylaşabilmeniz mümkün olacak; bunun için Wi-Fi teknolojisine de ihtiyacınız yok.
Posted by: sinantunc on: Haziran 23, 2009
Aşırı kilolar birçok hastalığa zemin hazırlıyor. Kalp hastalıkları başta olmak üzere diyabet, kısırlık, depresyon ve bazı mide hastalıklarının aşırı kilolardan kaynaklandığını hatırlatan uzmanlar, her yaşta spor yapılması ve tüketilen gıdalara dikkat edilmesi gerektiğini söylediler.
Etkili şekilde kilo vermenin en sağlıklı yolunun uzman diyetisyen gözetiminde spor yapmak olduğun ifade eden bilim insanları, konuyla ilgili dikkat edilmesi gereken noktaları şöyle özetlediler:
Fazla kilonuz varsa bir beslenme uzmanına danışmak en doğru yoldur.
Az yemek değil, bilinçli beslenmek önemlidir. Hızla verilen kiloların aynı hızla geri alınacağını unutmayın. Diyet, beslenme alışkanlığınızı değiştirebildiğiniz ölçüde yararlı olacaktır.
Haftada yaklaşık yarım kilo vermek, hızlı kilo vermekten daha sağlıklıdır.
Spora başlamadan önce mutlaka sağlık kontrolünden geçmelisiniz.
Günde en az 10 dakika yürüyerek spora başlayabilirsiniz. Bu süreyi aşamalı olarak 1 saate kadar çıkarabilirsiniz.
Yürüyüşün yanı sıra, olanağınız varsa yüzün. Yüzme ve tenis, kilo vermede en etkili sporlardır. Bisiklet de, kilo verme açısından yararlıdır.
Kilo vermek için diyete ve spora başlamak, sağlık risklerinizi azaltacak, daha iyi bir görünüme ve hatta daha uzun bir yaşama kavuşmanıza yardımcı olabilecektir. Kilo sorununa bağlı fiziksel ve duygusal yükleri atarak, yaşamdan daha çok zevk almak sizin elinizde.